Sıtma Kaç Günde Öldürür? — Edebî Bir Kozmosun İçinde Hastalığın Zamanı
Gökyüzünde beklenmedik bir gölge belirdiğinde, denizin üstüne çöken bir karanlık gibi, insanın zihninde beliren düşünce de zamanla ölümün süresi olur. Sıtma gibi bir sözcüğü düşünürken, bu yalnızca biyolojik bir soru — “kaç günde öldürür?” — değil, aynı zamanda zamanın dilimlediği öykülerin, kahramanların, düşlerin ve kayıpların da metaforu hâline gelir. Sıtma, tıpkı bir romanın başkarakteri gibi hem zararsız gibi görünen bir başlangıca sahip olabilir hem de hikâyenin sonunda tüm dünyayı kasıp kavurabilecek bir kaderin tetikleyicisi olabilir. Gelin bu yazıda, şairane ve edebî bir perspektiften bu sorunun taşını toprağını aralayalım.
Zamanın Hastalığı: Sıtma ve “Kuluçka” Kavramı
Zamanın Gölgeleri ve Sıtmanın İlk Sözleri
Bir hastalığın hikâyesi başlarken, çoğu zaman gözle görünmeyen bir başlangıç vardır — tıpkı romanlarda ilk sayfada adı geçmeyen kader gibi. Sıtma enfeksiyonu, dişi Anopheles sivrisineğinin ısırığıyla kanımıza giren Plasmodium parazitlerinin ilk fısıltısıyla başlar. Bu parazitler, öykünün görünmez kahramanları gibidir: gizlice ilerler, bir süre sessizce beklerler. Belirtilerin ortaya çıkması sıklıkla 7 ila 30 gün arasında değişir; bazı türlerde bu süre haftalar, aylar hatta yıl gibi uzun dönemlere yayılabilir. Bu bekleyiş, modern tıbbın “kuluçka dönemi” olarak adlandırdığı zamandır. ([Dünya Sağlık Örgütü][1])
Edebiyatta da karakterler bazen uzun sessizliklerden sonra belirirler; tıpkı Homer’in kahramanlarının kaderlerini beklediği gibi, sıtmanın da vücutta sessizce büyüyen bir hikâyesi vardır.
Zamanın Kökleri: Sıtmanın Tarihî Betimlemeleri
İnsanlık tarihi boyunca sıtma, pek çok yazında yer bulmuştur. Eski Çin tıbbından, Hippokrat’a kadar klasik metinlerde, “bataklık ateşi” olarak adlandırılan bu hastalık, açıklanamayan, ama varlığı hissedilen bir gölge gibiydi. Orta Çağ Avrupa’sında bataklıkların dini alegorisi olarak kullanılmış; çamurun yükselmesi gibi kaderin insanı sürüklediği bir sonradan gelme hastalık olarak tasvir edilmiştir. Bazen ölümcül, bazen gizemli… Bu anlatı teknikleri, hastalığı salt biyolojik süreçlerden çıkarıp kültürel hafızanın bir parçası hâline getirir.
Sıtmanın Ciddi Seyri ve Sağlık Sisteminin Zamanı
Modern Tıbbın Objektifi Altında Hastalığın Zamanı
Bilimsel anlatı ile edebî anlatı çoğu zaman kavuşur: belirli tanımlarla mekanizmalar ışıklandırılır ve günlük yaşamda karşılık bulur. Modern tıpta “sıtma kaç günde öldürür?” sorusuna verilen cevap, doğrudan ve tek boyutlu değil, karmaşık bir etkileşimdir: eğer tedavi edilmezse, özellikle Plasmodium falciparum türü nedeniyle hastalık ağırlaşabilir ve ölüm riski ciddi şekilde artar. Tedavi edilmeyen ciddi sıtma vakaları, bazen 24 saatten daha kısa sürede bile ölümle sonuçlanabilecek ağır komplikasyonlara yol açabilir. ([Dünya Sağlık Örgütü][1])
Bu hız, edebiyatta aniden karşımıza çıkan trajik dönemeçler gibidir; uzun bir bekleyişten sonra gelen ansızın çöküş. Bir roman kahramanı gibi, vücut da artık direncini yitirir ve hastalık, anlatı boyunca biriktirdiği tüm potansiyelini açığa çıkarır.
Zamanın Akışı: Halk Hikâyeleri ve Yerel Betimlemeler
Farklı kültürlerde sıtma hakkında anlatılan halk hikâyelerinde, hastalığın süresi ve sonucu metaforla betimlenir. Afrika’nın bağrında, her nefes alışta hissedilen ateş yükselmeleri bazen “ruhların gölgesi” olarak anlatılır; her düşen ateş, yeniden uyanan bir kaderin habercisidir. Bu semboller, biyolojik zamanın ötesinde, insani algının zamanla nasıl harmanlandığını gösterir.
Ölüm Zamanını Okuyan Metaforlar
Edebiyatta Hastalık ve Zaman İlişkisi
Romanlarda hastalıklar genellikle dönüm noktasıdır: karakterin çöküşü, dönüşümü, bazen de trajik sonu… Sıtma da edebî bir sembol olarak kullanıldığında, yalnızca fiziksel ölümün değil, aynı zamanda umutların, planların ve kadim hayallerin çöküşünü temsil edebilir. Franz Kafka’nın bürokratik labirentlerde kaybolan karakterleri gibi, sıtmanın sessiz ilerleyişi de insanı bilinmezliğin içinde sürükler.
Zaman, sıtma hikâyesinde sadece günlere indirgenemez; o, karakterlerin iç dünyasında bir bekleyiş, bir sınav, bazen de bir kayıp ritmidir. Belki de bu yüzden, biyografilerde, anı kitaplarında, yerel masallarda bu hastalık, zamanın öznelliğini sorgulayan bir motif olarak karşımıza çıkar.
Zaman, Ölüm ve Okurun Deneyimi
Sıtmanın ölümcül süresi üzerine düşünürken, gerçek hayatta bu süre yalnızca tıbbi bir istatistik değildir. Bu süre, bir gözlerin kapanışındaki ağır soluk gibi, bir annenin çocuğunun ateşini düşürmeye çalıştığı o gece gibi, belki de bir yazarın karakterini yavaş yavaş çöken bir ekonomi metaforuyla betimleyişi gibidir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, uygun tedavi edilmediğinde özellikle P. falciparum tipinin yol açtığı ağır sıtma çok hızlı ilerleyebilir ve ölümle sonuçlanabilir. Bu, tıbbın net bir uyarısıdır; fakat edebiyatın zamanı, bu biyolojik sürece duygusal ve toplumsal anlam katmak için kapı aralar. ([Dünya Sağlık Örgütü][1])
Okurun Zamanla İmtihanı: Paylaşmaya Dair Sorular
– Sıtma gibi ölümcül bir hastalığın zamanı, sizin kendi yaşam anlatınızda nasıl bir yer tutar?
– Bir roman karakteri ağır bir hastalıkla karşılaştığında, yazar bunun üzerinden hangi temaları işler?
– Hastalık ve ölümün zamansal döngüsü, edebiyatta hangi sembolik işlemlerle betimlenir?
Bu sorular, yalnızca “sıtma kaç günde öldürür?” gibi bilimsel bir sorunun ötesinde, zamanın, ölümün ve insan deneyiminin anlatı ile nasıl iç içe geçtiğini anlamanız için bir davet niteliğindedir.
Fiziksel gerçeklik ile imgelerin ritmi arasındaki bu bağ, çoğu edebî metindeki gibi, okurun kendi çağrışımlarını ve duygusal deneyimlerini metne taşımasına fırsat tanır. Eğer bir karakterin son satırlarında ölümün nefesini hissediyorsanız, belki de onun zamanla nasıl yüzleştiğini anlamaya başlamışsınızdır.
[1]: “Malaria”